can yücel çeviri şiirlerini topladığı kitap
Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel 'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. Can Yücel için ailesi çok
Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. 'Maaile' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi
Yücel'i Kitap Ayracı olarak sevgiyle yad ediyoruz. Türk şiirinin sevilen ismi Can Yücel, 22 yıl önce aramızdan ayrıldı. yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra
A -. Can Yücel dünyaca tanınan modern Türk şairdir. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır.Can Yücel, 1926’da İstanbul’da doğdu.Hasan Ali Yücel’in oğludur.Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin
Şiir Çevirileri ve Çevirmenleri. Mart ayının ikinci haftasında Cumhuriyet Kitap dergisinde Celal Üster’le Mehmet Çakır’ın Can Yayınları’nın çeviri şiir dizisi üzerine bir söyleşisi yer aldı. Eleştirmen ve çevirmen Celal Üster’in bu dizi çerçevesinde çeviri üzerine görüşlerini içeren bu söyleşide
Site De Rencontre Français Gratuit 2014. “ Ölüm bir eşek şarkısıdır / Gelir geçer göçer. ” Antik Romalılar yitirdikleri insanlar için öldü’ sözcüğünü kullanmazlarmış, kullandığımız diğer vefat etti’ vb. ifadelerde değilmiş tanımları. “yaşadı” derlermiş ölen için. Can Yücel’i anarken de söylenebilecek en doğru söz bu olsa gerek O ölmedi, yaşadı… Ne de olsa “Yaşamı onun en güzel şiiri..” Yüreklerimizi yerle bir eden, 17 Ağustos depreminden birkaç gün önce 12 Ağustos 1999’da şiddetli bir yıkım daha yaşamıştı sevenleri, edebiyat dünyası, şairler, yazarlar, çevirmenler, ve tabii okuyucular.. Çağdaş Türk Şiiri’nin Can’ı artık yoktu, okurlarının ve Datça’nın Can Baba’sı dünyayı terk etmiş, son yıllarını geçirdiği ve çok sevdiği cenneti Datça’dan başka diyarlara yola çıkmıştı bile… Eylül ayına, sonbahara girdiğimiz şu günler, geride bıraktığımız 1999 yılının ağustos ayında yitirdiğimiz Can Yücel’in aramızdan ayrılışının üzerinden 15 yıl geçti, ancak şiirleri her zaman bizimle ve olmaya da devam ediyor. Son birkaç yıldır kapalı olan “ Can Evi”, şairin mezarının tahrip edilmesiyle yaşadığımız üzüntüyü daha da artırmış olsa da şiirleri ve anılarıyla O’nu anmak bir nebze avutacaktır bizi… “Belkim bir kertenkeleydim piç edilmiş bir yağmurun serini bir güzelin çirkiniydim çirkinlerin en güzeli yeşil koşsa güneşlerin gölgesi ben en hızlı yeşiliydim kurbağa yarışlarında annemin .. çatal matal kaç çataldım kimbilir Alıntı biçiminde verilen ve sahibi belirtilmeyen sözler şairin kendisine aittir. bin dereden bir kendimi getirdim haydan gelip huya giden bir huysuz heyheyler içinde bir heydim belkim yedi belkim sekiz belaydım düdük çalar hırsızlanmış polisler ben korkudan üstlerime işerdim üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü karşısında önüm açık gezerdim ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan rus cenginde cağanozdum bir zaman ..” Böyle anlatır kendi Ben Bir Kertenkeleydim’ şiirinde Can Yücel. Çevresinde höt be höt’ bir adam olarak tanınan ve şu hayatta fazla “zartası zurtası” olmadığından bu tabiri kendine yakıştırdığından bahseder son röportajında.. Şiirinin temelinin yaşadıkları olduğunu söyler. Palmiyelerin kesilmesine karşı durduğu için turizm müdürlüğü görevinden alınan, askerliğini Kore’de çevirmen olarak yapan ve Nazım Hikmet’in öldüğü gün kendi tabiriyle “ kafayı çekip ” kendinden geçen ve BBC Londra’nın Türkçe servisinde spiker olarak çalıştığı işinden, o gün yayın saatinin gecikip sabah Türkçe yayının girilememesinden ötürü “kovulan” gidenlerin ardından şiir söylemeye henüz küçük bir çocukken, ölen arkadaşı Refik’le başlayan bir büyük şair, bir sağlam yürek… O’nu tanımlamak için yaşadığı gibi yazan, şiir gibi adam, hatta “ şiirden adam” denilebilir. Şiirlerinin dili, öylesine gerçek, öylesine çarpıcı, silkeleyici ve şaşırtıcıdır ki, okuyucu bir müddet duraklar, adeta sindirir mısraları bir bir… Sesli okumadan önce prova edilmesi gereken şiirlerdir onun şiirleri, müstehcen ve argo barındırır çokca ağzı bozuk meymenetsiz ozan’ ın .. Zira, O’na göre ne yazık ki “ Türkiye’de özgürlüklerden kala kala küfür etme özgürlüğü kalmıştır bir tek” .. İlk şiirini 10 yaşında babasının Paris’ten getirdiği Beethoven ile Mozart plaklarının etkisiyle yazan, Maarif Müdürü Hasan Ali Yücel’e duyduğu özlemi, babasına hasret çocukluk dönemi geçiren büyüklerin hala söylediği, Mazlum Çimen tarafından bestelenen “ Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiiri ile anlatan Can Yücel, 1926 yılında İstanbul’da ikiz kardeşi Canan’la birlikte hayata gözlerini açtı. Babası ve babaannesinden dinlediği şiirlerle büyüyen Can’a, şiire elverişli bir dünyanın kapıları da henüz çocuk yaştayken açılmış bu sebepten… Hayatı boyunca ideallerinden taviz vermeyen bir babanın oğlu olmanın sıkıntısını çektiğini söyleyen Can Yücel’in , şiirlerinin satır aralarında kendisine ayıracak zamanı olmayan, mesleğine aşık bir baba yatar. Annesine duyduğu sevgi ise bambaşka; “ o sevgiyi anlatacak kadar şair olmadığını” söyler. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okuyup, çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, BBC kanalında spikerlik yapan şair, çevirilerinde, başkalarının “ Tanrı aşkına gitme ” diye çevireceği bir dizeyi “ Allasen gitme ” olarak çevirmesiyle, diline ne kadar sahip olduğu bir yana,yalın ama hakikatli bir samimiyet de gösterir. Sanırız Shakespeare’in ünlü to be or not to be’ sözünü bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde Türkçeleştirecek ondan başka çevirmen de yoktur … Şiir dünyasına Küfür ve argoların da Türkçe’ye ve hatta şiire dahil olduğunu da öğreten, sözünü sakınmayan Can Baba’nın, ne gelirse diline o gider karşısındakine.. Ne de olsa, ünlü şiirinde de dediği gibi “ Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” .. SEVGİ DUVARI sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi dilimizde akşamdan kalma bir küfür salonlar piyasalar sanat sevicileri derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni yakanda bir amonyak çiçeği yalnızlığım benim sidikli kontesim ne kadar rezil olursak o kadar iyi kumkapı meyhanelerine dadandık Alıntı biçiminde verilen ve sahibi belirtilmeyen sözler şairin kendisine aittir. önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi aramızda görevliler ekipler hızır paşalar sabahları açıklarda bulurlardı leşimi öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri çöpçülerin elleriyle okşardın beni yalnızlığım benim süpürge saçlım ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi baktım gökte bir kırmızı bir uçak bol çelik bol yıldız bol insan bir gece sevgi duvarını aştık düştüğüm yer öyle açık seçik ki başucumda bir sen varsın bir de evren saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi yalnızlığım benim çoğul türkülerim ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi İlham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. Bu sebepten kitaplarından birinin adı dahi Maaile dir. Can Yücel için aile çok önemlidir anne ve babası, eşi, çocukları, torunları… Ailesiyle olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır, mutfağında yemek pişen, bacasından şiir tüten evinde… Küçük Kızım Su’ya’, Güzel’e’, Yeni Hasan’a Yolluk’ gibi şiirleri çocuklarına bıraktığı mirasıdır aynı zamanda KÜÇÜK KIZIM SU’YA Bir derin uykudaydım ölümün içinden Bir suyun gölgesi gibi Kendisi adeta bir suyun Ayakucunda sen oturuyorsun Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum! GÜZEL’E … Sen ki çicekleri toplamayan güzelim Çicekleri sulayan çocuk Ve ben ki buruk ve kavruk Bir ihtiyar adamım artık Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok … Ailesinin yanı sıra, şair dostlarına yazdığı şiirler, sitemkar, dostça, içten ve esprilidir İLHAN BERK İÇİN Epiydir görüşmüyoruz kendisiyle seksenlik merdivenini çıka çıka bitiremediği halde hala dinçmiş öyle diyorlar ama oldumbittim bunaktı zaten şiirlerini gerdirmek için avrupaya gidiyormuş arasıra Yaşamının son dönemlerinde alkole, özellikle şaraba düşkünlüğü eleştiri konusu olan Can Yücel, Ömer Hayyam misali, bunu da kendine özgü nükteli haliyle şöyle ifade eder “Erkekler mi sevmez ? – Ben hiç yol kenarında sabahlayan şarapcı bir kadın görmedim.” Can Baba’nın alkol alışkanlığı ile ilgili olumlu bir şey söylenemez elbet.. Alkol yüzünden çok sevdiği, hayatının aşkı, eşi Güler Yücel’le dahi sorunlar yaşayan şairin yakın dostlarından Cezmi Ersöz, “ Gider içerdi Can Baba, kendisine acımadan ama…” başlıklı yazısında durumu şöyle anlatmıştır “Can Baba, hatırlar mısın, bir akşam, arkadaşlarla Kuzguncuk’taki evinize gelmiştik… Evde senden başka kimse yoktu. Yapayalnızdın. Sevgilisi terk etmiş liseli bir öğrenci gibi çaresizdin. Bütün ışıkları, televizyonu, radyoyu açsan da evde garip ve hüzünlü bir sessizlik vardı. …Oysa insanların, bir tutam neşe,öfke, coşku, yaşam sevinci koparmak için uğraştığı, sevinçli ve kutsal bir bahçeydi, eviniz… “Güler, evi terk etti,” dedin neredeyse, ağlamaklı… Önce inanmadık. Çünkü eşin, Güler Ablam, bildiğimiz kadarıyla sana aşıktı ve seni hiç terk etmeyecek gibi görünüyordu. Hatta bir keresinde ona; “Güler Abla, Can Baba’yı biraz yaşlanmış gibi gördüm,” deyince, bana şöyle bir küçümseyerek bakmış, “saçmalama, gittikçe yakışıklı olduğunu söylemişti… Peki, Can Baba, sen dememiş miydin bir keresinde , “Güler benden önce ölürse, ibne olurum,” diye… Çok gülmüştük bu sözüne; “Yoo, gülmeyin çocuklar,” demiştin o bilge ve davudi sesinle, “dünyanın bin bir türlü hali vardır, belli olmaz; Aragon, sevgilisi Elsa öldükten sonra ibne olmadı mı; korkuyorum, ya Güler benden önce ölürse!” Sen de aşıktın Güler Abla’ya ,hem de sımsıkı, tepeden tırnağa… Ama senin yüreğinle oynadığın ıstıraplı bir oyun vardı. Sen aşkını kaybedip kaybedip bulurdun. İşte bu sırada, şiir çıkardı.. “ Bize veda ettiğinde 72 yaşındaydı Can Baba, yaşayabilirdi şüphesiz şiirleri bitmemişti daha.. Bir de vasiyeti vardı bıraktığı şiirlerinden birinde “Beni kuzum Datça’ya gömün Geçin Ankara’yı İstanbul’u! Oralar ağzına kadar dolu Alabildiğine de pahalı, Örneğin Zincirlikuyu’da Bir mezar 750 milyona Burası nispeten ucuzluk Ortada kalma tehlikesi de yok Hayır dua da istemez, Dediğim gibi beni Datça’ya gömün Şu deniz gören mezarlığın orda, Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama! ” Bilir gibi başına ne geleceğini mezar taşının, yazmış bu dizeleri böylesine yalın ve can’dan şiirlerini topladığı Can Yücel “ Mekanım Datça olsun” kitabında.. Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un tasar yapımını üstlendiği, vasiyetine binaen yapılan mezar, gün boyu emdiği güneş ışığını akşamdan itibaren dışarıya yayan özel tasarımıyla ana karnında bir cenin görünümünde inşa edilen özel bir taş olan “ Can Taşı” nı barındırır. Bu taşın önünde içinden su geçen bir bir göbek bağı uzanıyor ve sanatçının deyimiyle Can Yücel bu göbek bağıyla hayata bağlanıyor… İşte 2011 yılında zarar verilene kadar böyle bir sanat eseriymiş bu güzel mezar, tam Can Baba’ya göre, “deniz manzaralı, nispeten de ucuz”muş.. Çok sevdiği eşi ve ailesi, Can Yücel’in ölümünden sonra evini, her yıl ölüm yıldönümünde sevenleri tarafından ziyaret edilebilsin diye açmıştır. Ancak vandalca zarar verilen Can Baba’nın mezarıyla ilgili olarak hayal kırıklığına uğramış, sonrasında Can Yücel’e hitaben yazdığı şiirinde duygularını dile getirmiş ; GÜLER YÜCEL’DEN CAN YÜCEL’E BİR NAME Yine geldi 12 Ağustos Yine cırcır böcekleri ötüyor Bu yıl Ege Denizi senin dediğin kadar sakin değil Ortalık biraz karışık Taşı kırmakla kalmadılar, beni de kırdılar Bu kırma başka türlü bir kırma Yalnız sana değil Can’cığım .. Şiire saygı duruşudur Can Yücel’i anmak. Ne yazsak eksik kalır, anlatılmaz Can Yücel. “ O çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkıyalar Onlar da olmasalar benim gayrı kimim var ?” demişsin ya Yaprak Dökümü şiirinde.. Seni anmak için biz varız, şiirlerinle birlikte… “Mekanın Datça Olsun” Can Baba ! Hande Yavşan Güvendik
Can Yücel’in Unutulmaz 12 Kitabı 3 Ağustos 2018 adminKitapları Bazı şairler vardır şu hayatta asla öldü diye bilmeyiz. Öyle güzel öyle harika eserler bırakmışlardır ki bizlere günümüzde hala dilden dile yayılır. Can Yücel’de asla unutamadığımız, kalbimizin bir yerine işlenmiş usta şairlerdendir. Can Yücel’i bugüne[…]
Şair Can Yücel, 1926 yılında İstanbul`da doğdu. Türkiye'nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in oğlu olan Can Yücel, orta öğrenimini Ankara Erkek Lisesi'nde tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü'nde okudu. İngiltere'de Cambridge Üniversitesi`nde eğitimini sürdüren Yücel, bir süre Londra`da BBC Radyosu`nda çalıştı. Türkiye`ye dönüşünde Bodrum`da turist rehberliği yapan Yücel, daha sonra İstanbul`a yerleşti ve bağımsız çevirmen olarak yaşamını sürdürdü. Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında "Yenilikler", "Beraber", "Seçilmiş Hikayeler", "Dost", "Sosyal Adalet", "Şiir Sanatı", "Dönem", "Yöne", "Ant", "İmece", "Papirus" adlı dergilerde yazdı. "Yeni Dergi", "Birikim", "Sanat Emeği", "Yazko Edebiyat" ve "Yeni Düşün" dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. İlk şiirlerini 1950 yılında "Yazma" adlı kitapta toplayan Can Yücel, "toplumsal sorunların yarattığı izlenimlerin ağırlığından kurtulmak istermiş gibi" kimi taşlama, kimi bıçak ile işleyen duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Ünlü dünya şairlerinden çevirdiği şiirleri biraraya getirdiği "Her Boydan" adlı kitabı 1959 yılında yayımlanan Yücel, yapıtlarını "Yazma" 1950, "Sevgi Duvarı" 1973, "Bir Siyasinin Şiirleri" 1974, "Ölüm ve Oğlum" 1976, "Şiir Alayı" 1981, Rengarenk 1982, "Gökyokuş" 1984, "Canfeda" 1987, "Çok bi Çocuk" 1988, "Kısadevre" 1990 ve "Kuzgunun Yavrusu" 1990 adlı kitaplarda topladı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde ÖDP`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. Yücel, 12 Ağustos 1999'da öldü. Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim Hayatta ben en çok babamı sevdim Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- Nasıl koşarsa ardından bir devin O çapkın babamı ben öyle sevdim Bilmezdi ki oturduğumuz semti Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! - Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Atlastan bakardım nereye gitti Öyle öyle ezberledim gurbeti Sevinçten uçardım hasta oldum mu 40`ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul`a Bir helalleşmek ister elbet, diğ`mi, oğluyla! Tifoyken başardım bu aşk oyununu Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu En son teftişine çıkana değin Koştururken ardından o uçmaktaki devin Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim Hayatta ben en çok babamı sevdim. Can Yücel SEN SENI SEN SENI SEVENI GORMEYECEK KADAR KORSEN SENI SEVEN SENI SEVDIGINI SOYLEYECEK KADAR GRURLUDUR Can Yücel Her Şey Sende Gizli Yerin seni çektiği kadar ağırsın, Kanatların çırpındığı kadar hafif.. Kalbinin attığı kadar canlısın, Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin, Nefret ettiklerin kadar kötü.. Ne renk olursa olsun kaşın gözün, Karşındakinin gördüğüdür rengin.. Yaşadıklarını kar sayma Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün.. Gülebildiğin kadar mutlusun. Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin Sakın bitti sanma her şeyi, Sevdiğin kadar sevileceksin. Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın. Bir gün yalan söyleyeceksen eğer; Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret, Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın. Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın, Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.. İşte budur hayat! İşte budur yaşamak, Bunu hatırladığın kadar yaşarsın Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun Çiçek sulandığı kadar güzeldir, Kuşlar ötebildiği kadar sevimli, Bebek ağladığı kadar bebektir. Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren, SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN... Can Yücel
CodyCross oyununun cevaplarına yardımcı olan web sitemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederiz. Daha önce veya sonra bu zorlu oyunu geçmek için yardıma ihtiyacınız olacak ve web sitemiz sizi CodyCross Spor Grup 145 Bulmaca 2 cevapları ve ipuçları, çözümler ve hileler gibi diğer faydalı bilgilerle donatmak için burada. Diğer birçok oyun geliştiren Fanatee Inc adlı ekip ve bu oyunu Google Play ve Apple mağazalarına ekledi. Seviyeleriniz buradakilerden farklıysa veya rastgele sırayla ilerliyorsa, aşağıdaki ipuçlarıyla aramayı kullanın. CodyCross Spor Grup 145
Can Yücel, Hasan Ali Yücel ile Refika Hanım’ın evliliklerinden 21 Ağustos 1926’da ikizi Canan ile birlikte dünyaya gelir. Daha sonra Gülümser adını alan bir kardeşi daha dünyaya gelir. Can Yücel, ikiz kardeşiyle sürekli kavga ettiğinden üçüncü sınıftan itibaren yatılı okumak zorunda kalır. Bu durumu şu cümlelerle dile getirir “Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Benimsedim. Her şeyi benimsediğim gibi…” Milletvekili olması nedeniyle sürekli olarak Ankara’ya gidip gelen babası Hasan Âli Yücel’e büyük bir tutkuyla bağlıdır. “Babamı her zaman bir koku olarak düşündüm. Babamın kendine göre bir kokusu vardı. Ben babamın kokusunu sevdim aslında. Çok ayrı kalırdık biz; ama buluştuğumuz zaman beni koluna yatırırdı, uyurduk. Bir saat, iki saat, uzun gurbetlerden sonra. Ve hep kokusunu hatırlarım ben babamın. Sonra sesini hatırlarım. Babam benim için aslında, duyularımın incelmesine yaramış bir adam. Düşünmede, konuşmada… Mesela sesim pek benzer babama…” Can Yücel’in 20 Eşsiz Şiirinden Sözler isimli yazımızı da okumanızı öneriyoruz. Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim Hayatta ben en çok babamı sevdim Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- Nasıl koşarsa ardından bir devin O çapkın babamı ben öyle sevdim Bilmezdi ki oturduğumuz semti Geldi mi de gidici, hep, hep acele işi! Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Atlastan bakardım nereye gitti Öyle öyle ezberledim gurbeti “Ben Mevlevi bir ailede büyüdüm. Dedem neyzendi. Babam Mevlevi tekkesinde büyüdü. Babaannem mevleviydi. Benim Allah’a inanmamam, Mevlevi olmama mani değil. Bir paradoks olacak belki. Ben bütünselliği severim. Dünyanın bütünselliğini severim. Dünyanın birbiriyle bütün halinde yaşamasının güzelliğine inanırım.” Babasının Milli Eğitim Bakanı olması nedeniyle Ankara’ya taşınmak zorunda kalırlar. Ortaöğretiminden sonra 1941’de Ankara Erkek Lisesi’ne başlar. Burada Gazi Yaşargil’le sınıf arkadaşı olurlar. Atatürk Lisesi’ni sonradan çok sevmeye başlayan Can Yücel, burada Nazım okuduklarını, Dünya Edebiyatı’nı tanıdıklarını ve Latince öğrendiklerini aktarır. Can Yücel, babası ve kardeşleriyle Lise öğrenimini tamamlayan Can Yücel, DTCF Klasik Filoloji Bölümü’ne girer. Burada bir süre Alman Filolojisi okur. 1946’da çok partili düzenle birlikte Can Yücel’in muhalifliği siyasal bir kimlik de kazanır ve sol kanattaki sanatçı ve politikacılarla yakın olmaya başlar. Behice Boran’la tanışır, Dil Tarih’teki İlerici Gençler Derneği’ne üye olur. Bütün bunlardan haberdar olan Hasan Ali Yücel, oğlunu İngiltere’ye Cambridge Üniversitesi’ne yollamaya karar verir. Can Yücel, çok sonraları yapılan bir söyleşide “Ben Dil Tarih Fakültesi’nde Almanca öğrenmiştim, Alman Edebiyatı’nı biliyorum. İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz? Cambridge’e! Çılgınlık işte! Züppelik!” sözleriyle tepki gösterir. Babası kurulu düzenin yürütücülerindendir, oysa Can Yücel düzene bütünüyle muhalif bir ruha sahiptir. Zaman zaman babasıyla tartışır; hatta utandığı için arabasına binmeyi reddeder. Bütün bunlara rağmen babasına büyük tutkuyla, hiç bitmeyecek olan bir aşkla bağlıdır “Babam vekil oldu. Annemin başına şapka kondu, doğru Ankara’ya… Annem Romanyalı, mahzun kadın. Çok güzel. Boy müthiş şefkatli. Babamın zamparalığı malum. Metreslerini bu söz kadına ayıp, ama işte onları eve getirir. Hepsi uzun sürer. 10 yıl aynı kadın… Annem hep kabullenir. Annem hepsine göğüs gerer. Annem aşık babama. Babam tatlı herif bütün bunları idare eder… Babam hep seferberdir. Herkesi çalıştırır. Kendi de çok çalışır… İt. Serseri. Çok da severim o serseriyi, o tatlı herifi! Annemin aşık olmamasına imkan yok. Ben de aşıktım ona aslında… Birden terslenir. Sonra öyle insan canlısı ki…” Can Yücel, Sadi Öziş, İlhan Koman, 1950 Cambridge’deki eğitimi esnasında buradaki öğrencilerin çocukluktan itibaren Yunanca, Latince öğrenmeye başladıklarını ve kendisinden çok daha ileride olduklarını görür, bir süre sonra Linkfield’e geçer. Burada arkadaşları Bülent Ecevit, Rahşan Hanım ve Yavuz Bayraktar’la beraber yaşar. “Havuzlu, tenis kortlu lüks evlerde oturuyoruz, ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi ziyarete. Mezarlıktan ebegümeci toplayıp ikram ediyoruz…” diyerek buradaki sıkıntılı günlerine dikkat çeker. Londra’da resmi tarihi öğrenmek için Avni Arbaş, Bedri Rahmi, Selim Turan, Şadi Çalık ve İlhan Koman’ın da olduğu Courtauld Institute of Art’a gider. Aldığı öğrenci bursu zaman zaman yetersiz kalınca sokaklarda incik boncuk satar, sırtına bir reklam panosu takıp Paris sokaklarında dolaşır. Yaşantısından memnundur, ancak babası onu Türkiye’ye çağırır. Artık Demokrat Parti iktidardadır ve köy enstitüleri kapatılmıştır. Ankara Üniversitesi’nde başlayıp, Cambridge Üniversitesi’nde sürekli karar değiştirerek sürdürmeye çalıştığı eğitim hayatı bir diplomayla sonlanmaz. Şadi Çalık, Can Yücel, İlhan Koman, 1950 1953’te Kore’de askerliğini yapar. Kore Savaşı’na katılan Türk tugayında yer alır ve savaşı çok yakından görme imkanı bulur. Askerden döndükten sonra babasının yaşadığı siyasi güçlüklerden kendisi de nasibini alır. Bir süre iş bulamaz. 1956’da Demirel’in akrabası olan bir arkadaşının yardımıyla, o dönemde Devlet Su İşleri Genel Müdürü olan Süleyman Demirel’le görüşür. Onun onayıyla iki yıl boyunca, dolgun bir maaşla Devlet Su İşleri’nin Bornova merkezinde görev yapar. “Su işleri müdürüyken gittim oraya, gayet iyi karşıladı. Ne istersin? dedi. Tercümanlık dedim. Nerede çalışmak istersin? dedi. Ege’de dedim. İzmir’de aşık olduğum bir kız vardı, ona yakın olmak için. Öyleyse, Bornova’da bizim büromuz var dedi. Demirköprü barajının Fransızlar’a tercümesini ben yaptım. Demirköprü barajının mukavelesi benim baraj bilgisizliğime borçludur.” Can Yücel, Bedri Rahmi’nin öğrencisi olan Güler Hanım’ı İlhan Koman’ların evinde tanır ve aşık olur. Güler Yücel eğitimini yarıda bırakarak 1956 yılında Can Yücel’le evlenir. Bu evlilikten Yeni Hasan, Güzel ve Su adını verdikleri üç çocukları olur. Karısına olan bağlılığını şu ifadelerle dile getirir “Arada kaçamak yaparım ya, bunun hiç önemi yok. Babam bana, sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun derdi. Güler’le yaşıyorum. Çok da seviyorum… Kendi içimden gelen bir güdüyle bir kadını, tek kadını sevmenin büyük bir dikkat ve yoğunluk isteyen ve mutluluğu çağıran bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorum.” Evlendikten sonra tekrar yurtdışında yaşamaya devam eden Can Yücel, Londra’da BBC Türkçe Yayınlar Bölümü’nde spiker olarak çalışmaya başlar. Bu yıllarda zaman buldukça, İngiliz şiirinden birçok çeviri yapar. B. Brecht, F. G. Lorca, W. Shakespeare, P. Weiss gibi yazarlardan oyun ve şiir çevirileri yapan Yücel’in yayımlanan yirmi üç çevirisi bulunur. 66. Sone Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru, Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın, Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e, Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama, Seni yalnız komak var, o koyuyor adama. William Shakespeare Çeviri Can Yücel Nazım Hikmet’in ölüm haberinin gelmesi hayatlarında bir dönüm noktası olur. BBC’deki spikerlik macerasını noktalar. 1963’te Türkiye’ye döndükten sonra Marmaris ve Bodrum’da turist temsilciliği yapar. Sonraki dönemlerde hem yaptığı çevirilerle, hem çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı yazılarla, hem de yayımlanan şiir kitaplarının çok ilgi görmesiyle geçimini sağlamaya çalışır. Ancak kendisi, ekonomik anlamda rahat bir hayata ermelerinin asıl kaynağını aileden kalan mal varlığına dayandırır. Can Yücel, daha on yaşından itibaren şiir yazmaya başlar. Şiire ilgisinin ilk olarak nasıl başladığına dair sorulan soruya “Hiç bilmiyorum! İnat halinde şiir yazıyorum herhalde” diye cevap verir. Dilin güzelliğini ve şiir yazmayı, ilk olarak İstanbul ağzıyla Türkçe konuşan babaannesinden öğrendiğini sözlerine ekler. “İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yazdım. Şiire, babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur… Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana… İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit’le, Orhan’la…” “Farsça öğrenemedim, Arapça öğrenemedim, ama Divan Edebiyatı’nı okuyabildim. Daha çok musikiyle ilgilendim. Babamın çevresi musiki çevresiydi. O zamanki radyo büyük bir okuldu, akademi sayılabilirdi, oranın büyükleriyle daima toplantı halindeydi babam. En büyük zevki musikiydi. Onlardan Mevlevi musikisinin yanı sıra, Yunus, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan ve birçok halk ozanını öğrendim.” 1940’lı yıllardan itibaren yazdığı çocuk şiirlerini Peyami Safa Çocuk Haftası Dergisi’nde yayımlar. Bu dönemde Beethoven ve Mozart üzerine de şiirler yazar. 1950’li yıllara kadar yazdığı ve Mevlevi etkisinin olduğunu söylediği şiirleri hiçbir dergide yayınlatmaz. Sonunda yine babasının ısrarı ve desteğiyle ilk kitabı olan Yazma piyasaya çıkar. Ancak bu ilk eser edebiyat dünyasında neredeyse hiçbir yankı uyandırmaz ve çok büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmaz. 1950’den sonra uzun bir süre şiir yazmaz. Bu yıllarda çeviri üzerine yoğunlaşan şair, hapse gireceği 1970’li yıllara kadar şiirden biraz uzaklaşır. Can Yücel, 12 Mart döneminde Türkçe’ye çevirdiği bir kitap yüzünden 15 yıl hapis cezasına mahkum edilir. İki buçuk yıl hapis yattıktan sonra 1974’te çıkarılan afla serbest bırakılır. En yakası açılmadık küfürlerden en acılı ağıtlara, en afili sokak ağızlarından en yoğun sevda ve sevgi şiirlerine, cin gibi zekâ pırıltılarından en yalın, en sade söyleyişlere kadar her şeye yer verdiği şiiri, bir göreve adanmışlık şiiridir Can Yücel’in. Can Yücel’in 1946-1950 yılları arasında yazmış olduğu ilk şiirlerini bir araya getiren 1950 tarihli Yazma adlı şiir kitabının kapağını Bedri Rahmi Eyüboğlu hazırlar. Suda Bir çift yaprakmış dalında yumuşacık Tutmuşum, tutmuşum ellerinden senin Düşmüşüz yavaşça bir sakin derenin İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık Balıklar gibiymiş sessiz ve karanlık, Yüzermiş saçların, yüzermiş nefesin Susarmışız öyle, bir sakin derenin İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık Yeşil Şiir Gözlerini kapatır beklerdi; Yaprağa benzer ellerini, avuçlarını uzatır, Beklerdi işitinceye dek Ağacın dalında, rüzgarda; Yeşili duydu mu uyurdu Rüyasında… Uzun bir suskunluk döneminin ardından 1973’te yayımlanan Sevgi Duvarı, Can Yücel’in 1950-1970 yılları arasında yazmış olduğu şiirleri içerir. Biçim arayışlarının, dil denemelerinin, ileride bütün ağırlığıyla görülecek ironinin, humorun ipuçları bulunabilir Sevgi Duvarı’nda… İleriki yılların ısırıcı, acımasız, alaycı siyasi şiirlerinin de ilk örneklerini görürüz. Cehennemin Dibi Uğradığım meyhanelerde hep senin içimin var Ben mezesiz demleniyorum biliyorsun İçerken hep yanımda Bir bardak su gibi Yanımda hep sen varsın. Kar Havası Şehir demir almış bir gemi karda Kalktı kalkacak Belki de seni bekliyoruz böyle Biliyorum her zamanki gibi Gene en son dakkada geleceksin Martı ayaklı tayfalar koşuşuyor limanda Açılıyor muyuz ne Gökyüzü mü yürüyor biz mi gidiyoruz yoksa Nedir o uzakta kapı mı pencere mi Sana benzer bir ışık sızıyor ardından Uykunun gözünde bir gelin teli Yanıp yanıp sönüyor 1974’te yayımlanan Bir Siyasinin Şiirleri, şairin cezaevi yıllarının ürünüdür ve hapishanede geçen zamanlarının bir güncesi gibidir. Bu kitap, önceki kitabı Sevgi Duvarı’nı da aşar ve şairin geniş kitlelerle daha yaygın bir şekilde buluşmasına zemin hazırlar. Güzel’e Dün gece senin küçücük elinle yalnız yattık Yalnız senin küçücük elinle yalnızlık Kandilli ilkokulu kadar kalabalık Zilleri çaldığında düşlerinin Sınıfların kapıları ardına kadar açık Gökyüzünün, denizin, toprağın, hayalle, emeğin Haklı sınıfları Belki de baskın korkusuyla vefasız, akıntıya atılan Kitaplar varya onlardan Öğrenmiş Marx’ı, gümüş balıkları Ve belki de onun için o kadar, O kadar aydınlık ortalık… Sen ki çicekleri toplamayan güzelim Çicekleri sulayan çocuk Ve ben ki buruk ve kavruk Bir ihtiyar adamım artık Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok Ve anladım, anladım ki bir daha DÜŞÜNDE BİLE GÖREMEZ İŞLER DÜŞLERİN GÖRDÜĞÜ İŞLER Mare Nostrum En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de Devrim O, onun en güzel yüz metresini koştu En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak… En hızlısıydı hepimizin, En önce göğüsledi ipi… Acıyorsam sana anam avradım olsun Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun 1976 yılında yayımlanan Ölüm ve Oğlum, şairin hapisten çıktıktan sonra yazdıklarının toplamıdır. Bi Damlacık Duru bir yeşildi ortalık Akşam güneşi kırılmış bir mızrak boyu Ve çocuk sesleriyle iniyordu ışık, Ağlarda sanki dargın bir kılınç balığı Pullarını döküyor üstüme Bir sessizliği anlatmak için yazıldı bu şiir Belki de anmak için bi damlacık bir sessizliği Baharla Ölüm Konuşmaları Ben de Boğaziçi’de bu bahar Mavi sakalına erguvanlar takmış Sarhoş bir iskele babası kadar Hem delikanlı hem deliler gibi ihtiyar 1982’de yayımlanan Rengâhenk, diğer şiir kitaplarında olduğu gibi toplumu aydınlatmayı, göz yumanlara gerçekleri ısrarla göstermeyi hedefleyen şiirlerdir. Kitabını, Beynin Piri Reisi notuyla arkadaşı Gazi Yaşargil’e ithaf etmiştir. Gözlerim Doluyor Faytonla gelirken Şafak’a doğru Şıp dedi çamların içinden Güneşe mâyil üç parça tekne Bakmıyorlar küsotları birbirlerine Gözlerim dalıyor değil Gözlerim doluyor Mezarlık ki sıkıştığımda bir insanlık En terkedilmiş kabri suladım Bir top ışık başverdi topraktan Gözlerime doluyor 1984’te yayımlanan Gökyokuş’u oğlu Yeni Hasan’a ithaf eder. Bu şiirleri, tarihten ve partiden, güncele ve partisiz bir alana sürgün edilmiş bir eski tüfek devrimcinin, olup biten karşısındaki tavırlarını, günlük yaşantılarını, tarihe ve partiye gönderme yapan devrimci bilince dayalı söylemi içeren şiirlerdir. Aşk Çocuğu Pencerelerin kenarından Sarkmış tül perdeleri Pembe Evin Uçup uçup yüz sürüyorlar Karşı tepedeki manastırın selvilerine Rüzgârla eğilip doğruldukça Sardunyalar, biberiyeler, Hiç korkma Karada ölüm yok oğlum sana bugün 1990’da Kuzgunun Yavrusu kitabının metinlerin tamamının merkezinde ben vardır. Hemen hemen her şiirin, şairle özdeşleşen bir söyleyicisinin olması da bu açıklamayı destekler niteliktedir. Bunaydın Bir limon kalmış güneşten Bi de daluçlarında buhur Bulutlar ki kar Bulutlar yağıyor Dizdüşümlerime… Bir tahtaboştasın loş Sarmanlar gelip gidiyor Silüsler beyazdan da yılan Sen bu tipiden çıkmıyacan… Bir limon kalsada güneşten Bide ölümcül umut Sen bu umuttan iflah Olamaya Can… 1990’da yayımlanan Kısa Devre’de bulunan şiirlerde görülen temalar sosyal eleştiri, tabiat, sonsuzluk, yaşama sevinci, umut, yalnızlık ve sanattır. Türkiyat Vapuru Dağıldılar bir meçhul semte Kırlangıçlarleyin ellerinde filileri, çantaları Kimisi dargın eski çifteciler Dağıldılar kırlangıçlarleyin bir meçhule Deniz su döküyor arkalarından Haydan gelip huya giden cümlelere Kaptan köşkü yüzüyor dalgaların üstünde 1991’de yayımlanan Gece Vardiyası’nda gündemin nabzını tutmaya, güncelin problemlerini yansıtmaya ve toplumsal meselelere ışık tutmaya devam eder. Bunun yanında caz müziğini hem biçim hem de içerik açısından şiire taşımaya çalışır. Yaşasın Cazın Getirdiği Devrim İhtiyarlamış bir komünist olarak Gitardan çıkan tın sesleri Beni yeniden adam edecektir Havada havva olan bir adem Ve yaklaşırken bütün güzellikleri baharla birlikte Arkadaşlarım olan cazcılar Elbette bulacaklar bir acıbadem Ve biz yaşamayı yeniden kuracağız 1990’da yayımlanan Güle Güle/Seslerin Sessizliği’nde sosyal hayatı, gördükleri ve yaşadıkları hakkındaki duygularını, izlenimlerini sanatın dili, zevki ve sesiyle ifade eder. Sadece Gerçeği Söyleyeceğime Usuldan bir esinti taa Köprüden geçen arabaların uğultusunu getiriyor Kolumda yatıyor hafiften horulduyorsun Demin yağan yağmurdan arta kalmış damlalar Yalancıktan tanıklık ediyorlar gençliğime 1994’te yayımlanan Gezintiler’de güzellikleri, çirkinlikleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermeye çalışırken, diğer yandan sıkıntılarını, özlemlerini ve memleketine duyduğu tutku derecesindeki bağlılığı dile getirir. Özlem Ellerim uzuyor sanki Baharda dallar Gözlerim açılıyor Baharda badem Aklım koşuyor koşuyor Güneşe doğru Ayçiçekleri içinden Datça’ya 1995’te yayımlanan Maaile’de yer alan şiirlerin ilham kaynağı aile fertleridir. Bunun dışında eserde tabiat, sosyal eleştiri, ölüm, sanat, yaşama sevinci, gurbet ve özlem temaları görülür. Göç VIII Papatya salına-salına eğilip kulağıma Sen bakma benim böyle salındığıma Bu benim bahar günlerimdir O dem gelip geçtiğinde Köküm öyle sağlam ki derin kayalarda… 1997’de yayımlanan Seke Seke’de bulunan şiirlerin büyük bir çoğunluğu yapı bakımından Garip tarzında kurulmuş şiirlerdir. Eserde bunun dışında hikaye etmenin hakim olduğu şiirlerle, imgelerin ağır bastığı şiirler de yer alır. Ayışığı Son Atı Alnımda bir ağustos böceği Yapraktan bedenim Ağaçtan bademim Bu zincirinden boşanmış poyrazda Uçuyoruz dolunaya doğru Yel yepelek yelken kürek Uçuyoruz ağaçlar evler duvarlar Uçuyoruz peribacaları Allaha emanet kula selamet Toprak da ayaklandı Bahçeler tarlalar Çiçekleri sarı yeşilleriyle Ardımızdan Kızlan’daki yel değirmenleri Alavra’da doludizgin yaban eşekleri Burunlar koylar bükler Dağlarda ki devanaları Balıkaşıran’da kopuyoruz anakaradan Uçuyoruz mehtapta Acemaşıran faslı okumaya dolunayda. Can Yücel, bademcik kanseri teşhisiyle yaklaşık bir yıldır tedavi görür, ancak 12 Ağustos 1999’da yaşama veda eder. Kaynak Can Yücel’in Hayatı, Edebi Çevresi ve Şiirlerinin İncelenmesi – Jale Gülgen Börklü
can yücel çeviri şiirlerini topladığı kitap